Osmanlı
dönemi İstanbul’unda toplumsal hayatın önemli bir parçası olan kabadayıları, belki
de en detaylı olarak anlatan ünlü gazeteci Refi’ Cevat Ulunay’dır.
‘Eski
İstanbul Kabadayıları: Sayılı Fırtınalar’ isimli kitabında, çok yakından
tanıdığı kabadayı camiasını detaylı biçimde anlatan Ulunay, ilk olarak 1955
yılında yayımlanan kitabına “Eski İstanbul’un kabadayılığı bir nevi ‘şehir
şövalyeliği’dir” diyerek başlar ve şöyle devam eder:,
“Bazı eli
kalem tutanlar, o muhiti, o şahısları yakından uzaktan tanıyorlarmış gibi, bu
mevzu üzerine çalakalem, hatıralar, romanlar, hikâyeler düzdüler, uydurdular.
Bunlar, okuyanlarda bir alaka uyandırmadı; çünkü yalandı, yanlıştı. Yalnız
yazanları az çok tatmin etti. İstanbul kabadayılığı başlı başına bir âlemdir.
Bu âlemin büyük vakalarını, tanınmış şahsiyetlerini kulaktan dolma malumatla
anlatmaya imkân yoktur; o muhit içinde bulunmak, yaşamak lazımdır.”
Ulunay,
Osmanlı kabadayılarını yakından tanır, onları birebir tanımış, aynı yerlerde
gürültülü bir mâzi yaşamıştır. Türkçe romanının ünlü isimleri Refik Halid Karay
ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’yla ‘batakhaneler’de sıklıkla dolaşır Ulunay.
Hatta bir batakhanede, kumar masası misafirliği yaparken işlenmiş cinayete de
tanık olurlar; Ulunay, bunu kitabında etraflıca yazar.
‘Madara
olmayalım’
Ulunay’a
göre, İstanbul şövalyeliğinin kendine göre kanunları ve raconları vardır ve bu
kanunlara uymak kabadayılığın en önde gelen gereğidir: “Bu adamlar kendi
terbiyelerine göre, âdetleri ve ülfetleri ile koydukları kaidelere riayete
mecburdurlar. Zayıfı, bilhassa ırz ehlini himaye ederler, çizdikleri yoldan
ayırmamaya dikkat ederler. Çünkü muhitlerinin onlara verdiği bazı hakları ayak
altına alırlarsa şöhretlerini kaybedeceklerinden korkarlar.” Zira,
kabadayıların en çok korktukları şey, ‘madara’ olmaktır. Madara olmak, nâmını
yitirmek, racon kesmek payesini kaybetmek demektir, yani kabadayı için bir
anlamda ölümdür. Bu anlamda, kendilerine ‘külhanbey’ denilmesinden ödleri
kopar. Zira külhanbeyleri, “geceleri hamam külhanında yatan, yersiz yurtsuz
kimse; serseri, başıboş gezen ve argo konuşmaları ile kabadayılık taslayan
kimse” olarak anılır. Külhanbeyi olarak anılmak, bir kabadayı için statü
düşüklüğüdür. Hatta Ulunay’a göre, “Kabadayılar birbirlerini küçültmek isterlerse
‘külhanbeyi’ derlerdi”. Yine de birbirlerine hürmet ederler, bu hürmete layık
olmaya dikkat ederler.
Ulunay,
kabadayıları “Onlar beydir, efendidir, ağadır” diye anlatırken, Hulki Aktunç,
kabadayıları, “Şehir eşkiyasıdır bunlar. Otorite zaafından, hukuk sistemindeki
boşluklardan yararlanırlar. O dönemde Osmanlı otoritesi, Celali isyanları
nedeniyle zaafa düşmüştü. Kabadayılar da şehir celalileri olarak ortaya çıktı.
Sonra da etraflarında birtakım efsaneler oluşturdular” diye anar.
‘Sanat ehli’
olanlar
Ulunay,
kabadayılar için “çoğu cahildir” derken, yine de sanat ehli olduklarını ve
içlerinden bazılarının “kaleme devam ettiğini” ekler. Hiçbiri meslek tutma
iddiasında değildir. Kendilerine verilen vazifeyi saat gibi yaparlar, bunun
haricine de pek çıkmazlar, çünkü fazlasını öğrenmeye pek vakit bulamamışlardır.
Dostlarıyla bulundukları mecliste sabaha kadar içerler, fakat sululuk
yapmazlar, kendilerini kaybetmezler. Gülerler, oynarlar, sohbetlerine doyum
olmaz. Devamlı münasebette bulundukları kadınlar, arkadaşları için namahremdir,
ona kötü niyetle bakmaya gelmez. Ulunay, kabadayıların “güzel kadına
bayıldıklarını, kazandıklarını kazanacaklarını yedirmekten sonsuz zevk
duyduklarını” anlatırken, aşkları hakkında şunları yazar: “Severler, aşklarında
şakaları yoktur. Sevdiklerine yan gözle bakanları evvela ikaz, sonra ihtar,
ondan sonra tedib, sonra da tepelerler. Aralarında bir kadın meselesi olur,
bunu da racon kesmekle halledemezlerse o zaman koltuk altındaki saldırmalar
kınlarından çıkar.”
Racon
meselesi
Racon,
anlaşmazlık hallerinde devreye girer. Aslı İtalyancadaki “ragione” (bölge)
kelimesinden gelen raconla, Osmanlı 16. yüzyılda tanışmıştır; fakat Hulki
Aktunç’a göre, raconu, Fransızlar, İspanyollar ve Araplar da bilirler. “Racon”,
İstanbul çapkınlarının aralarında halledemedikleri meseleleri, bir hakem
vasıtasıyla karara bağlamalarıdır. Herhangi bir meselede iki taraf da hak iddia
ederse, bunu hakem heyetine izah ederler, o da etraflıca dinleyip hükmünü
verir, bu hükme hepsi itaatle mükelleftir. Racon kesenlerin bitaraf,
kabadayılık hayatında falsosuz, olgun ve tecrübe sahibi olmaları şarttır. Şayet
iki taraf da kesilen racona ehemmiyet vermezlerse, meseleyi aralarında
dövüşerek hallederler. Fakat bir taraf kabul eder, diğer taraf kabul etmezse
kabadayılık âlemi, kabul etmeyeni bir nevi aforozla aralarından çıkarırlardı,
artık onun sözüne itimat edilmez ve böylece kendine başka bir muhit bulmaya
mecbur olurlardı.
Filmlerde
yelekli, fesli, ceketi omzunda, yumurta topuk ayakkabılı olarak resmedilen
kabadayılar, Ulunay’a göre, “Bazılarının tasavvur ettikleri gibi sıfır kalıp
fes, camavari yelek, sakız kuşağı, kıvrık paçası mor kadifeli bol pantolon,
yumurta ökçe pabuç, boyun tarafı büzmeli siyah mintan” giymezler. “Herkes gibi
giyinirler, hatta iyi terzilerden giyinirler, fakat ekseriya pardösüsüz
gezmezler. Çünkü koltuk altında saldırma taşırlar. Bunu da bir çalım vesilesi
yapmazlar.”
Sportif
adamlardır. Müsabaka hevesi, o zaman tulumbacılıkla tatmin edildiği için,
oturdukları mahallenin çoğunlukla tulumba teşkilatını idare ederler. Şöyle
anlatır Ulunay: “Kule işaret çeker, yangın topu patlar, köşklü narayı atarsa,
dükkânlarında iseler işi gücü, kalemde iseler evrakı bırakınca fırlarlar. Zaten
dizlikleri pantolonun altındadır. İstanbul
tulumbacılığı, şimdiki futbol ne ise
odur. Yani bir spordur, hem de cakalı bir spor. Kim olursa olsun, İstanbul
muhitine girdi mi, kendini bu hevese, bu üstünlük zevkine kaptırmadan olmaz.
Tulumbacılık, bir sürat müsabakası hâlini almıştır.”
Devir
değişince…
Ulunay’ın bu
güzellemelerine karşın, kabadayılar, “küçük beyler, palavracılar, fiyakacılar,
mahalle kabadayıları, meyhane kabadayıları, dil kabadayıları, yumruk
kabadayıları, bıçakçılar, hacamatçılar, kalleşler, kıyakçılar, yedibelalar,
çamurlar ve dayak hastaları” olarak anılırlar ve Ahmet Rasim’e göre, kadınlara
sataşır, mahalle kahvelerinde kavga çıkarır, kendilerine pay vermeyen dükkân
sahiplerini, çay veya içki ikram etmeyen kahvecileri, meyhanecileri sopalar,
sonra da bu rezaletleri sağda solda anlatarak övünürler. Polisin gözünün içine
baka baka, caddenin ortasında çilingir sofrası kuracak kadar pervasızdırlar.
Nitekim Ulunay’ın kitabından ve polis memuru Ömer Ünal’ın 1972 yılında Gün
gazetesinde yayımlanan anılarından derlediğimiz 19. yüzyılın sonu ve 20.
yüzyılın başında İstanbul’da yaşayan Ermeni ve Rum kabadayıların hikâyeleri,
Ulunay’ın yaptığı kabadayı tasviriyle pek bağdaşmıyor.
Piç Ardaş
1910’lu
yıllarda özellikle Üsküdar sokaklarında hüküm süren Piç Ardaş, 1886’da Sivas’ta
doğar. Koca Mavnacı’yı öldürdükten sonra dikkatleri üzerine toplayan Ardaş,
küçük yaştayken Sivas’tan getirilip Selamsız’daki Ermeni kilisesinde bir papaza
bırakılır. Neyin nesi olduğu bilinmeyen Ardaş’a nüfus kâğıdı çıkarılırken, baba
hanesine kendisini teslim alan Sarkis adındaki papazın adı yazılır. Bu durumdan
ötürü “piç” lakabıyla anılır. Kilisede büyüyen Ardaş, tüm çabalara rağmen
okumayınca, meslek öğrenmesi için bir fırına çırak olarak verilir. Ömer Ünal’ın
aktardığına göre, “doğuştan asi ruhlu” olan Ardaş, ilk suçunu fırında beraber
çalıştığı Erbaalı arkadaşı Yusuf’u fırıncı küreğiyle yaralayarak işler.
Bu olaydan
sonra, fırında çalışmayı bırakan Ardaş, 24 yaşındayken Selamsız’daki kilisenin
iki papazını yaralayınca artık meskeni sokaklar olur. Papazlara saldırmasının
sebebi de kendisine istediği parayı vermemeleridir. Doğancılar’ı haraca kesen
Ardaş, bir süre sonra gönlünü Kumkapılı Ağavni’ye kaptırır. Ağavni’nin babası
Krikor’un, kızını Ardaş gibi birisine vermek istememesi kendisi için pek
hayırlı olmaz. Bir gece Ağavni’nin evini basıp onu kaçıran Ardaş, kızın babası
Krikor’u da ağır yaralar. Ardaş, I. Dünya Savaşı’nın ardından Ağavni’yle
birlikte yaşadıkları Ümraniye yolu üzerindeki evinden Üsküdar sokaklarını
yönetenlerden birisidir artık. Ardaş’a esas şöhreti ise İstanbul’un namlı
kabadayılarından Mavnacı Ali’yi “hacamat” etmesi getirir.
Rizeli
Mavnacı Ali, 1906’da Üsküdar’ın “haracını yiyen” Karamanlı Yusuf’u Üsküdar
vapur iskelesinin önünde falçatayla öldürmesinin ardından, 16 yıl boyunca hem
Üsküdar’da, hem de Beyoğlu’nda “borusunu öttüren” namlı bir kabadayıdır.
Ali’nin Piç Ardaş’ın Üsküdar’da isminin duyulmasından duyduğu rahatsızlık,
kendi avanesinden birkaç kişinin Ardaş tarafından dövülmesiyle ayyuka çıkar. 26
Kasım 1920’de, Mavnacı, Ardaş’ı öldürmek için bir tuzak kurar ve onu
Kuzguncuk’a çağırır. Fakat hesabı tutmaz ve iki hasım Kuzguncuk’taki Yalı
Kahvesi’nin önünde bıçaklarla kapışırlar. Düelloda şans, iki parmağını
kaybetmesine rağmen Ardaş’a güler. Sağ el başparmağı ve işaret parmağının kesik
olması, polis kayıtlarında en belirgin alameti olarak geçer. Bu kavgadan sonra
Üsküdar’ın tek hâkimi olan Ardaş’ın da saltanatı uzun sürmez. Cumhuriyet’in
kurulmasıyla birlikte, sevgilisi Ağavni’yi de yanına alıp ortadan kaybolur.
Şık Manol
Tokatlı
Milaço’nun 1890 doğumlu oğlu Manol’u diğer kabadayılardan ayıran özelliği, her
daim çok sık giyinmesidir. “Sırtından eksik etmediği kadife yakalı paltosu,
başındaki fötr şapkası ve boynundan hiç eksik etmediği kravatı ile bir
kabadayıdan ziyade kalem efendisine benzeyen” Manol, bu yüzden “şık” lakabıyla
anılır. Ömer Ünal’ın “Yüreği ve bileği ile tipi böylesine birbirine zıt ne
insan gördüm, ne de bir kabadayı tanıdım” diye tarif ettiği Manol’un
İstanbul’daki kabadayılığı pek uzun sürmez. Tokat’ta büyük bir çiftliği olan
babası, onu okumak için İstanbul’a yollasa da, Manol’un okumaya pek niyeti
yoktur. Yeşilköy’de kendine bir ev tutan ve bir süre sonra Galata’da
kumarhaneye işletmeye başlayan Manol, haraç işlerine hiç bulaşmaz. İstanbul’da
kısa süreli hüküm süren bu kabadayıyı Ünal şöyle anlatıyor: “Manol,
kabadayılığı süresince hiç adam öldürmemiş, hatta ne bıçak, ne tabanca, ne de
başka bir alet kullanmıştır. Onun en büyük silahı, kısacık boyuna rağmen, son
derece çevik bir şekilde zıplayıp hasmına vurduğu kafası ve yumruğu idi. En
kızdığı şey de haksızlıktı. Bir gün Kuledibi’nde kavga edince, o zaman görevli olduğum
Asmalımescit Karakolu’ndan olay yerine geldim. Şık Manol, etrafını saran 6 kişi
ile kıyasıya dövüşüyordu. Bu altı kişinin üçü ellerinde falçata bulunduruyordu.
Fakat maymun gibi çevik olan Şık Manol’u bir biçime getirip haklayamıyorlardı.
Ne yalan söyleyeyim, o kavgayı, daha doğrusu Şık Manol’u seyretmek için işe
birkaç dakika müdahale edemedim. ‘Zaptiye geldi’ sesleri üzerine, çil yavrusu
gibi dağılanlar altı kişi oldu. Şık Manol ise telaşsız, yerdeki fötr şapkasını
alıp kafasına geçirdikten sonra kavganın sebebi anlaşıldı. Manol’un kapıştığı 6
kişilik grup, Kasımpaşa’dan gelip onun oturduğu kahve sahibinden haraç istemiş,
buna dayanamayan Manol da kafası ile bileğini konuşturmuştu.”
Arap Hüsnü
1870 yılında
Trablusşam’da doğan Mişel’in İstanbul’a ne sebeple geldiğini bilen yok.
İstanbul’da İslam’a ihtida eden Mişel, Hüsnü ismini alır ve Arap lakabıyla
anılır. Tophane civarında genç külhanların hepsini sindirmiş, Salı Pazarı’nda
haracını vermeyen iki kişiyi öldürmesiyle nâm yapmıştır. Ömer Ünal’ın “Heyula
gibi, iri yarı, insanın rüyasında görse korkacağı bir tipti” diye tarif ettiği
Arap Hüsnü, kabadayılığının son yıllarında kaçak içki satışına girer. Bu işten
dolayı defalarca kez hapse girip çıkan Hüsnü, Cumhuriyet’in ilan edilmesinin
ardından sınır dışı edilir.
Yamalı Yorgi
Arnavutköylü
balıkçı Miltiyadis’in 1892 doğumlu oğlu Yorgi, Ayazma’da küçükken babasıyla
balığa çıkarak mesleğin inceliklerini öğrenir. 11 yaşında, balık pişirdiği
tavanın sandalda devrilmesiyle yüzünün çeşitli yerleri yanar. Bu yüzden lakabı
“yamalı”dır. Polis kayıtlarında da alameti olarak “sağ kulağından yanağına
doğru yanık izi” olduğu yazar. Sabıkalılar arasına girmesine sebep olan olay,
17 yaşındayken tartıştığı bir balıkçıyı Rumelihisarı’nda bıçaklamasıdır. Daha
sonra, bu kez Kandilli’de ağ atma kavgasına bulaşır ve tartıştığı dört kişiyi
yaralar. Bu vukuattan sonra, esas geçim kaynağı karmanyolacılık olmuştur, yani
şehrin ıssız yerlerinde insanları sıkıştırıp paralarını alır. Bu sırada İzmirli
Despina’ya âşık olur ve birlikte Ayazma’da yaşamaya başlarlar. 1921’de Bebek’te
kendisine haraç vermeyen bir faytoncuyu ve Ortaköy’de bir kahveciyi
öldürmesiyle, şehrin korkulan adamlarından biri olur. Boğaz’ın Rumeli yakasının
haracını o topluyordur artık. Osmanlı zaptiyelerinden defalarca kez kaçmayı
başarır.
“Su testisi su yolunda kırılır” misali, 1923’te Arnavutköy’de bir
kuytuda ölü bulunur.
Solak Ligor
Konya’da kan
davasına karışan babası Todori’yle küçük yaşta İstanbul’a gelen Ligor, 1888
yılında doğar. İstanbul’a kaçsa da kan davasından kurtulamayan aileyi takip
eden hasımlarla Todori arasında çıkan çatışmada, Ligor sağ kolundan yaralanır
ve sakat kalır. Fener’de oturan Todori Efendi, muhitinde ünlü bir terzidir.
Fakat oğlu Ligor, sağ elindeki sakatlık yüzünden bu mesleği yürütemeyecektir
artık. Ligor da kendisini sokaklarda bulur. Ömer Ünal’ın “korkunç denecek
süratle bıçak kullanırdı” dediği Ligor, bu özelliği nedeniyle âlemde “solak”
lakabıyla nam yapar. 1908’de Balat’ta bir Yahudi tüccarı vurarak ilk vukuatına
imza atar. Bu dönemde babasını kaybeden Ligor için kabadayılık yolunda bir
engel kalmamıştır artık. şöhreti önce Unkapanı’nda yayılır. Oradan Eyüp’e
kadar olan mıntıkanın dört yıl boyunca sözü geçen tek kabadayısı olur. Bir süre
sonra kalpazanlık işine bulaşır ve sonunu da bu iş getirir. 1921’de piyasaya
sürdüğü sahte İngiliz paraları yüzünden yakalanır ve hapse atılır. Hapisten
çıkıp çıkmadığını kimse bilmez.
Kesik Nikola
1884 yılında
İstanbul’da doğan Nikola’nın çocukluğu, Zindankapı’da babası Yorgo Efendi’nin
yaptığı közlemeleri satmakla geçer.
Babası, Nikola küçük yaştayken ölünce, bir
süre daha işi devam ettirmesine rağmen, ne hamur tutmasını, ne de yağda közleme
yapmasını beceremediğinden işi tutturamaz. Bir müddet de hamallığı dener. Fakat
gözü kolay para kazanma yollarındadır. Genç ve kuvvetlidir. Haraç almaya ilk
kez babasının dostu Tatyos Efendi’den başlar. Bir süre sonra yaşlı adam direnince,
Nikola ilk vukuatına imza atar. Babasının en iyi arkadaşını jiletle yaralar.
Artık başka bir yola girmiştir. Jilet atmakta ustalaşır, bileği de kuvvetlidir.
Kısa süre de Zindankapı’nın hamallarını haraca kesmeye başlar. Artık
“Unkapanı’nın dayısı”dır. Sabahtan akşama Mihal’in Kahvesi’nde oturup ayağına
getirilen haraçların keyfini sürer. Haracını vermek istemeyen dört kişiyi
yaralar, Rıza isminde bir hamalı da öldürür. Bir kavgasında yüzünden yaralanır
ve bu yara sol yanağından gözüne kadar bir bıçak izi bırakır. Bundan sonra adı
Kesik Nikola’dır. Polis peşine takıldığında da sevgilisi Olga’nın Kasımpaşa
Ziba’daki evinde saklanır. Nikola, işlerini büyütmekte kararlıdır. Bazı
kumarhaneler ve randevu evlerini kendisine bağlar. Beyoğlu’nda nâmı yürüyordur
artık. Fakat ismi, 1922’de İstanbul’da adını yeni duyurmaya başlayan Laz
Hüseyin tarafından Şık Manol’un kumarhanesinde öldürülmesiyle, İstanbul
sokaklarından silinir.
Odesalı
Kosti
1885’te
Yunanistan’da doğan Kosti’nin, neden Odesalı olarak anıldığı bilinmez. İlk işi,
3 Aralık 1919 yılında, şimdiki adı İstiklal Caddesi olan Cadde-i Kebir’de 80
numaralı dükkânın içine girip kasasını kırdıktan sonra, üç bin drahmiyi çalmak
olur. Sağ kolunun iç tarafında eli kamalı bir kız ile sol kolunda iki çiçek
ortasında bir haç ve M harfi olan (Sevgilisi Mari’nin isminin baş harfi)
dövmeleriyle bilinir. Alman Lokantası’nda çıkardığı olaylar meşhurdur. Fakat
hiç suçüstü yakalanmaz. Polisler, dükkândan içeri girdiğim zaman Kosti’yi
sevgilisi Mari’yle rahatça otururken bulurlar. Yerde ise birkaç kişi yaralı
vaziyette yatıyordur daima. Kosti, İngiliz polisleri tarafından kollanır.
Beyoğlu’nda bir terör havası estirir. Tünel’in çıkışından Taksim’e kadar bütün
mıntıkanın hâkimidir. Birçok suça bulaşır, itiraz edeni öldürmekten çekinmez.
Ziba Yokuşu’nda bir Ermeni tüccarı öldürmesine rağmen, İngiliz polisleri
tarafından kurtarılır. Dokunulmazlığına olan güveninden ötürü, Hamidiye’de
kendisini tutuklamaya çalışan bir zaptiye çavuşunu bile bıçaklar. 9 Temmuz
1921’de Çeşme Meydanı’ndaki Yakup Efendi Birahanesi’nin önünde, sonradan “nâmı
büyüyecek olan bir tıfıl” olan Laz Hüseyin tarafından dört bıçak darbesiyle
öldürülür.
EMRE CAN
DAĞLIOĞLU
misakmanusyan@gmail.com
misakmanusyan@gmail.com

