Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi

4 YENİ KİTAP RAFLARDA

Şair ve yazar Suavi Kemal Yazgıç’ın ‘Kahramanın Sonsuz Kısa Yolculuğu’ kitabı Hece Yayınları’ndan çıktı. Sinema yazarı Atilla Dorsay’ın ‘Unutulmaz İnsanlarımızla Konuşmalar’ kitabı Puslu Yayıncılık etiketiyle rafta. Türk ressam, mimar, yazar ve seramik sanatçısı Cihat Burak’ın hatıraları ve külliyatı Everest Yayınları tarafından yayımlandı. Psikolog Prof. Dr. Acar Baltaş’ın, ‘‘Hayat En Çok İyileri Kırar’ kitabı Kronik Kitap’tan çıktı.

Cuma

Göbeklitepe hazineleri yeniden görücüye çıktı

Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi ve Haleplibahçe Mozaik Müzesi, 15 Mart 2023'teki sel felaketinin ardından Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yapılan bakım onarım çalışmalarının ardından yeniden ziyaretçilere açıldı. Göbeklitepe ve Karahantepe kazılarında ortaya çıkarılan eserlerin de sergilendiği müzeler, tarihe ışık tutan 81 yeni eseri teşhir etti. Müzeler, ilk gününde ziyaretçi akınına uğradı.

Perşembe

''Cehalet bir birikimdir!''

Cehalet, kuşkusuz, öğretimsizlikten kaynaklanır. Öğretimsizlik öğretilecek bir şey olmamasından değil, bilginin var olmamasından, ya da varlığının zararlı görülmesinden kaynaklanır. Konuk Yazar Doğan Kuban

Pazartesi

Müzelerin Yıldızları: Edirne Türk ve İslam Eserleri Müzesi

Müzelerin Yıldızları'nın bu bölümünde, Osmanlı Devleti'ne yaklaşık bir asır başkentlik yapmış olan Edirne'nin, en gözde kültür mabetlerinden biri olan Edirne Türk ve İslam Eserleri Müzesi'ndeyiz.

Cumartesi

Kolonyanın ve sabunun tarihi

TRT2 Tarih Söyleşileri'nin bu bölümünde, tıp tarihçisi Rana Babaç Çelebi ve araştırmacı yazar Mehmet Mazak ile temizliğin, sabunun ve kolonyanın tarihi konuşuluyor .Video

Cuma

Müzelerin yıldızları: Troya Müzesi

Müzelerin Yıldızları'nın bu bölümünde, dünyanın en efsanevi şehirlerinden Troya'nın tarihini gözler önüne seren kültür ve sanat beşiği Troya Müzesi'ndeyiz.

Murakami: Yazarken kendinize güvenin

Bir şey açıklarken çok dikkatli olmalısınız. Kolay sözcükler ve iyi metaforlar, iyi alegori. Benim yaptığım da bu. Çok dikkatlice ve açıkça yazarım. Düşlerinizi Paylaşın... Düş görmek, romancıların düzenli işidir ama bunları paylaşmak bizim için daha da önemlidir. Paylaşma hissi olmadan romancı olamayız Keşfetmek İçin Yazın... Yazarken ben de bilmiyorum. Okurlar ve ben aynı yerdeyiz. Bir hikaye yazmaya başladığımda, sonunu hiç bilmiyorum, birazdan ne olacak bilmiyorum. Eğer bir cinayet söz konusuysa katilin kim olduğunu bilmiyorum. Kitabı yazıyorum çünkü onu bulmak istiyorum. Eğer katilin kim olduğunu bilseydim, yazmanın ne amacı kalırdı. Tekrar İşe Yarar Roman yazma modundaysam, sabah dörtte kalkarım ve beş-altı saat çalışırım. Öğleden sonraları on kilometre koşarım ya da 1,5 km yüzerim (veya ikisini de yaparım), sonra biraz okurum ve müzik dinlerim. Akşam dokuzda uyurum. Bunları her gün, rutin olarak yaparım. Tekrar etmenin kendisi önemli hale gelir; biri tür hipnoz gibi. Daha derin bir ruh hali için kendimi hipnotize ederim. Ancak bunu uzun süre sürdürmek -altı aydan bir yıla kadar- sağlam bir akıl sağlığı ve fiziksel güç ister. Bu anlamda uzun bir roman yazmak, hayatta kalma eğitimi gibidir. Fiziksel güç, sanatsal duyarlık kadar elzemdir. Dille Deney Yapın... Hayal edebildikleri tüm biçimlerde dilin olanaklarını denemek, tüm yazarların temel hakkıdır; o maceracı ruh olmadan ortaya yeni bir şey çıkaramazsınız. Kendinize Güvenin... En önemli şey güven. Hikayeyi anlatabilecek yeteneğe sahip olduğunuza, yeraltı suyuna ulaşabileceğinize, yapbozun parçalarını birleştirebileceğinize inanmalısınız. Bu güven ve inanç Senin işinin tonlarca roman okumak olduğunu düşünüyorum. Böyle harcıâlem bir gözlemle başladığım için üzgünüm ama bir romancı için bundan daha iyi bir eğitim olamaz. Roman yazmak için, bir romanın nasıl çatıldığını fiziksel olarak anlamalısınız… Hala gençken mümkün olduğunca fazla roman arasından geçmeniz bilhassa önemlidir. Her şeye el atabilirsiniz; büyük romanlar, çok da büyük olmayan romanlar, berbat romanlar, okumayı sürdürdüğünüz sürece hiç önemi yok! Fiziksel olarak ne kadar mümkünse o kadar hikayeyi sindirin. Kendinizi çok fazla iyi metne maruz bırakın. Çok fazla vasat metne de maruz bırakın. Bu sizin en önemli göreviniz. işinin tonlarca roman okumak olduğunu düşünüyorum. Böyle harcıâlem bir gözlemle başladığım için üzgünüm ama bir romancı için bundan daha iyi bir eğitim olamaz. Roman yazmak için, bir romanın nasıl çatıldığını fiziksel olarak anlamalısınız… Hala gençken mümkün olduğunca fazla roman arasından geçmeniz bilhassa önemlidir. Her şeye el atabilirsiniz – büyük romanlar, çok da büyük olmayan romanlar, berbat romanlar, okumayı sürdürdüğünüz sürece hiç önemi yok! Fiziksel olarak ne kadar mümkünse o kadar hikayeyi sindirin. Kendinizi çok fazla iyi metne maruz bırakın. Çok fazla vasat metne de maruz bırakın. Bu sizin göreviniz

Çarşamba

BBC yüzyılın en iyi 100 filmini seçti

BBC dünya çapında 177 film eleştirmeni ile '21. Yüzyılın En İyi Filmleri'ni seçti. Listede 8 yönetmen, 3'er film ile yer aldı. Türkiye'den de bir yönetmen, listede kendisine yer buldu. Haberin devamı

Perşembe

YAZMAYI VE YAZARLARI KONU ALAN 10 FİLM


Yazmak kimileri için bir ifade biçimi, kimileri içinse uğruna her şeyi göze alabilecekleri bir tutku. Bazen de her şeyin altını üstüne getirecek zorlu bir süreç... Biz de bu yazımızda başta yazma meselesine kafa yoranlar olmak üzere okurların ilgisini çekecek, yazma sürecini ve yazarları odak noktasına koymuş filmleri sizlerle paylaşıyoruz.


Çalıntı Hayat (The Words) 

“İnsan kelimelerin peşine düşerken elinden kaçırdığı bir hayat olduğunu ne zaman anlar? Ya anladığında o hayat geri dönülemeyecek kadar uzaktaysa ne hisseder? "Hayat ve hayal arasında seçim yapmalısın. İkisi çok yakındır ama birbirlerine değmezler." 

Orijinal adı “The Words” olan ülkemizdeyse “Kelimeler” yerine “Çalıntı Hayat” adıyla gösterime giren 2012 yapımı filmin yönetmen koltuğunda Brian Klugman ve Lee Sternthal oturuyor. Bradley Cooper, Jeremy Irons, Dennis Quaid, Zoe Saldana, Olivia Wilde gibi oyunculardan oluşan yıldız kadrosuyla dikkat çeken film, yazarlık konusunu tam anlamıyla merkezine koyuyor. Yazdığı kitabını yayımlatmaya çalışırken, övgülere rağmen her yerden olumsuz cevap alan genç yazar Rory Jansen bir gün yazarını tanımadığı bir metne ulaşır. Hikayeden etkilenen ve bunu editörüyle paylaşan yazarın ilk romanı basılır ve satış rekorları kırar. Genç yazar hayallerine ulaşmışken ve hayatında her şey yoluna girmişken bir gün kitabın gerçek yazarı gizemli bir şekilde ortaya çıkar ve genç yazar bu duruma kayıtsız kalamayarak kendiyle yüzleşmek zorunda kalır. 

Yazma sürecini, o süreçte yaşanan sancıları anlatan film aynı zamanda izleyicinin aklına şu soruyu da düşürüyor; “Çok istemek ve çaba göstermek yeterli mi yoksa bazen kalpten gelenleri yazmak yıllar süren bir çalışmadan daha mı değerli?” 

Hayalet Yazar (Ghost Writer) 

Eski bir gazeteci ve BBC muhabiri olan Robert Harris’in aynı isimli çok satan “Hayalet Yazar” romanından 2010 yılında beyaz perdeye uyarlanan film eski İngiliz başbakanının anılarını yazmakla görevlendirilmiş bir hayalet yazarı konu alıyor. Kitap için araştırma yaparken asla bilmemesi gereken pek çok sırra ulaşan yazar, hayatı pahasına gerçekleri ortaya

çıkarmaya kararlıdır. Hayalet yazar rolünde Ewan McGregor’ı izlediğimiz filmde ünlü oyuncuya Pierce Brosnan, Kim Cattrall, Olivia Williams eşlik ediyor. Politik göndermeleriyle dikkat çeken ve gerilim türünü sevenlerin ilgisini çekecek filmin yönetmen koltuğunda ise “Piyanist” filminden tanıdığımız Roman Polanski oturuyor. 

Lütfen Beni Öldürme (Stranger Than Fiction) 

Will Ferrell, Emma Thompson, Dustin Hoffman, Maggie Gyllenhaal, Queen Latifah gibi ünlü isimlerden oluşan oyuncu kadrosuyla hayranlık uyandıran “Lütfen Beni Öldürme” sıkıcı bir hayatı olan IRS ajanı Harold Crick’in sıra dışı hikâyesini anlatıyor. Yazar Karen Eiffel uzun yıllar süren roman çalışmasını tamamlamak üzeredir. Ana karakteri Harold Crick’i nasıl öldüreceğini tasarlarken aslında Harold’ın gerçekten onun kaleminden çıkanlarla yaşadığından habersizdir. Harold ise yazarın sesini duyduğunda olayları fark eder ve yaşamak için hikayesini yazan yazara ulaşmanın ve kendisini öldürmemesi için onu ikna etmenin yollarını bulmaya çalışır. 2006 yapımı fantastik komedi türündeki film sadece oyuncu kadrosu için bile izlenmeye değer. Siz de eğlenceli birkaç saat geçirmek istiyorsanız temposu yüksek filme bir göz atın. 


Tersyüz (Adaptation) 

Film, filmin senaryosuna da imza atan Charlie Kaufman’ın bir kitabı beyaz perdeye uyarlama sürecini konu alıyor. Hayatında zor günler geçiren ve kendini ispatlamaya çalışan Charlie’den Susan Orlean’ın Orkide Hırsızı’nın senaryosunu yazmasını isterler. Orkide üreticisi John Laroche'u konu alan kitabın uyarlamasını yazmaya çalışırken bir yandan da oldukça başarısız bir gerilim senaryosu yazan ikiz kardeşiyle uğraşmak zorunda kalan Charlie için işler yolunda gitmez. Yaşadığı bunalımı hikayeye yansıtmaya karar veren Charlie’nin bu hamlesi herkesin yaşamını etkileyecek olayların yaşanmasına neden olur. 

Gerçekle kurgunun iç içe geçtiği sıra dışı hikayesiyle hem yazarları hem de senaristleri konu alan filmin başrollerinde Nicolas Cage, Meryl Streep ve Chris Cooper yer alıyor. 2002 tarihli filmin yönetmen koltuğunda ise “John Malkovich Olmak” filminde de Charlie Kaufman ile birlikte çalışan Spike Jonze oturuyor. 

Evde (In the House) 

Sinemaseverlerin “Havuz” filmiyle tanıdıkları Fransız yönetmen François Ozon “Evde” filmiyle yine 2013 yılında izleyicinin karşısına çıkmıştı. Claude 16 yaşında sıradan bir öğrenci gibi görünmesine rağmen gözlemlerini kağıda başarıyla yansıtır. Bir ödev için arkadaşı ve ailesi hakkında mahrem bir metin yazan Claude yazdıklarıyla edebiyat öğretmeninin ilgisini çekse de bu konu onları içinden çıkılmaz olaylar zincirine sürükler. Filmin başrollerinde Ernst Umhauer, Fabrice Luchini ve Esther Artole yer alıyor. 

Paris’te Gece Yarısı (Midnight In Paris) 


Woody Allen’ın Avrupa şehirlerini odağa aldığı filmlerden biri olan “Paris’te Gece Yarısı” hem büyüleyici hikayesiyle hem de oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor. İyi bir yazar olma hayalleri kuran senarist Gil, nişanlısı ve nişanlısının ailesiyle Paris’e kısa bir tatile gider. Şehri gezdikçe Paris’e olan aşkı artan ve yazma istediği duyan Gil romanına ilham vermesi için bir gece yarısı yürüyüşe çıktığında kendini sihirli bir dünyanın içinde bulur. 1920’li yılların Paris’ine giden Gil yaşadığı bu gerçek dışı macerada Scott Fitzgerald, T. S. Eliot, Ernest Hemingway gibi önemli isimlerle tanışır. Bu ilginç hikayeye bir de oldukça etkileyici bir kadın olan Adriana dahil olunca tüm ailenin hayatı değişmeye başlar. 

Filmin başrollerini Owen Wilson ve Rachel McAdams paylaşırken, iki ünlü oyuncuya Adrien Brody, Marion Cotillard, Tom Hiddleston, Kathy Bates gibi deneyimli isimler eşlik ediyor. Edebiyatla iç içe geçmiş bu görkemli filmi mutlaka izlemenizi öneririz. 

Saatler (The Hours) 

Yazarı Michael Cunningham’a önemli edebiyat ödülleri kazandıran “Saatler” adlı kitaptan beyaz perdeye uyarlanan film; üç farklı zaman diliminde üç ayrı kadının yaşadıklarını konu alıyor. Dünyaca ünlü yazar Virginia Woolf’un yaşamına ve trajik ölümüne göndermeler yapan film; eksenine yazarın “Bayan Dalloway” romanını koyuyor. Ağır bir depresyonun pençesinde romanını tamamlamaya çalışan Virginia Woolf, yazılmasının üzerinden yıllar geçtikten sonra kitabı heyecanla okuyan ev kadını Laura Brown ve New York’lu editör Clarissa Vaughan... Birbirinden oldukça bağımsız görünen bu üç kadının bir gününü anlatan filmin başrollerinde Nicole Kidman, Julianne Moore ve Meryl Streep yer alıyor. Güçlü oyuncu kadrosuyla bile izlenmeye değer olan 2002 yapımı film Virginia Woolf’u canlandıran Nicole Kidman’a En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar kazandırmıştı. Hem okurlar hem de sinemaseverler tarafından övgülerle karşılanan filmin yönetmen koltuğunda Stephen Daldry oturuyor. 

Capote 

2005 yapımı Capote 20. Yüzyıl Amerikan edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan “Soğukkanlılıkla” adlı kitabın yazım sürecini beyaz perdeye yansıtıyor. Dergide yazarlık yapan Truman Capote bir gazetede okuduğu cinayet haberini araştırmak için "Bülbülü Öldürmek"in ünlü yazarı Harper Lee ile birlikte Kansas’a gider. Sonradan tarihe işlenmiş en vahşice cinayetlerden biri olarak geçecek bu vakanın çözümüne kadar giden süreci araştıran yazar cezaevindeki mahkumlarla yıllarca yaptığı görüşmelerin sonunda bu kitabı yazmaya karar verir. Okuyucuyu derinden etkileyen hikayesiyle roman aynı zamanda gerçek bir olaydan esinlenen ilk edebi eser olarak da edebiyat tarihindeki yerini alır. 

Aşkın Kitabı (Becoming Jane) 

Jane Austen hayranları buraya! “Aşkın Kitabı” kitapları defalarca kez beyaz perdeye uyarlanan Jane Austen’in ünlü bir yazar olmadan önceki hikayesini konu alıyor. Yazar olarak yeteneklerini ortaya koymasına rağmen kadın olduğu için bu yeteneklerini baskılamak zorunda bırakılan Jane her şeye rağmen zengin bir adamla evlenme önerilerine karşı çıkar. Hem çevresine hem de topluma bir yazar olarak kendini kanıtlama çabasına girişen Jane, bu arada karşısına çıkan Tom Lefroy ile büyük bir aşk yaşar. Yazarın olgunluk dönemi eserlerinde etkilerini gördüğümüz bu tutkulu aşkı konu alan 2007 yapımı filmin başrollerini Anne Hathaway ve James McAvoy paylaşıyor. Bu biyografik film özellikle romantik film sevenlerin listesine alması gereken yapımlardan biri. 

Gizli Pencere (Secret Window) 

Gerilim ve korku türünün usta yazarı Stephen King’in hikayesinden beyaz perdeye uyarlanan “Gizli Pencere”nin odağında başarılı bir gerilim yazarı olan Mort Rainey yer alıyor. Karısından yeni boşanan Rainey yazma konusunda da sıkıntılar yaşamaya başlayınca ıssız bir bölgede bir kulübeye yerleşir. Zor günler geçiren Rainey’nin hayatı John Shooter adlı bir adamın kapısını çalıp hikayelerini çalmakla suçlamasıyla hepten karışır. Bir kedi fare oyununa dönen hikaye her geçen dakika daha tehlikeli bir hal alırken izleyiciye de temposu düşmeyen bir film vadediyor. Usta oyuncular Johnny Depp, Timothy Hutton ve John Turturro filmin başrollerini paylaşıyorlar. 2004 yapımı gerilim filmin yönetmen koltuğunda ise David Koepp oturuyor. 

Alıntı

Salı

Bolluğun ve zenginliğin meyvesi: Nar

İnsanlığın tükettiği sağlıklı ve lezzetli bir meyve olmasının yanı sıra nar, dini kitaplar, mitolojiler ve kültürlerde önemli bir yere sahiptir. Tedavi edici ve şifalı bitkiler arasında yer alan bu meyvenin vücudu, kalbi kuvvetlendirme gibi özellikleri vardır. Anadolu’da çeşitli kültürel alışkanlıklarda kullanılan nar, evliliğin devamlılığını, bereketi, zenginliği temsil eder. Halk arasında çeşitli anlayışlar ve alışkanlıklarda, yeni yılda evde nar kırmak gibi ritüeller, sene içinde evde bolluğun ve zenginliğin olacağı inancını temsil eder. Ruhun ölmezliğini sembolü olarak da kullanılan nar, pek çok mitolojide de önemli bir yere sahiptir. Yunan mitolojisinde Hera, Demeter, Persephone ve Afrodite gibi önemli tanrıçaları ve kişileri temsil ederken pek çok hikayenin de ana konusu ve kilit noktası niteliğindedir. Yunanlılara göre nar, şarap tanrısı Dionysos’un akan kanından fışkırmıştır. Persephone’nin ölüler diyarına kaçırılmasından sonra orada yediği nar taneleri ile ölüler diyarına mahkum olur. Orada Hades’le evlenir ve nar bu hikayede aynı zamanda evlilik bağının çözülmezliğinin simgesini yansıtır. Kızının yaşadığı bu olayla yasa boğulan ekinler tanrıçası Demeter, toprağın küsmesine ve kuraklığın başlamasına neden olmuştur. Bir diğer efsane ise güzelliği ile Afrodite ile yarışan Side’nin babasının eziyetleri nedeni ile annesinin mezarı başında canına kıymasından sonra, tanrıların ona üzülmesi ve kanının aktığı yerde, güzelliğine ithafen nar ağacı çıkartmalarını anlatır. İslam’da cennet meyvesi olarak, tanelerinin yere dökülmesi günah sayılmıştır. Tüm yıl yeşil kalmasıyla ruhun ölümsüzlüğünü temsil eder, nazardan ve kötülüklerden korur. İnsan soyunu taşıyan Nuh’un gemisi için de bir sembol olarak görülmüştür. Mitolojide de olduğu gibi karşımıza çıkan bu sınanmalarda benzer olarak Adem ve Havva için yasaklanan ağacın özelliklerine de benzetilir. Hristiyanlıkta ise nar, iffetini korumasına rağmen İsa’yı doğurmasıyla, içinde binlerce tohumu taşıyan Bakire Meryem’i simgeler. Aynı zamanda nar bu dinde dirilişin de simgesidir. Kaynak: Türkiye Zeka Vakfı

Cuma

Elif Şafak'tan 'intihal' iddiasına ve mahkeme kararına yanıt

Yazar Elif Şafak, gazeteci Mine Kırıkkanat’ın kazandığı intihal davasıyla ilgili Doğan Kitap üzerinden açıklama yaparak, davayı bir üst mahkemeye taşıyacağını kaydetti. Haberin devamı

Perşembe

Kölelikten kaçmak için kendini kutuyla kargolayan kölenin hikayesi

Kölelikten kaçmak için küçük bir kutuya girip kendisini Richmond Virginia'dan, Philadelphia'ya kargolayan cesur insan Henry Box Brown'un hikayesi. Haberin devamı

Çarşamba

Bir içeriğin yapay zeka tarafından hazırlandığı nasıl anlaşılır?

Yapay zeka tarafından üretilen içerikler hayatımızın her alanına sızmış durumda. Neyin makine tarafından üretilen içerik, neyin insan içeriği olduğunu anlamanızı sağlayacak uygulamaları araştırdık. Haberin devamı

Salı

Beyni geliştiren 10 roman




Toronto Üniversitesi akademisyenleri Keith Oatley ve Ingrid Wickelgren'in yaptığı bir araştırmaya göre, roman kahramanlarıyla özdeşleşmek kişilerin hayal dünyalarını zenginleştirirken, zihinlerini de keskinleştiriyor. İşte insan beynini en çok geliştirdiği kanıtlanmış olan o 10 roman!

1. Genç Werther'in Acıları

Son derece duyarlı ve tutkulu bir genç ressam olan Werther'in, düşsel dostu Wilhelm'e yazdığı mektuplardan oluşan Genç Werther'in Acıları, edebiyatta akılcılığın yerini alan duygusallığın bir başyapıtıdır.

2. Aşk ve Gurur

Aşk ve Gurur'da Jane Austen'in yaptığı karakter tahlilleri ve insan psikolojisi konusundaki güçlü betimlemeleri bu romanı çağının ötesine geçirmeyi amaçlamıştır.

3. Kızıl Leke

Yasak aşk temasını işleyen bu kitap, her sayfasında okuyucuyu ayrı bir maceraya sürüklüyor. Kırmızı Leke ve Kızıl Damga isimleriyle Türkçe'ye çevrilen kitabın asıl adı ise "Scarlet Letter".


4. Madame Bovary

Doyumsuz bir kadının tüketici kişiliğini konu alan, realist akımın ilk ve en önemli örneklerinden biri olan Madam Bovary; Tolstoy, Proust, Tanpınar, Saul Below ve daha birçok yazara ilham vermiştir.

5. Middlemarch

19. yüzyıl İngiltere’sinin taşra yaşamını ve insanlarını konu alan Eliot, insan ruhuna dair ince gözlemleriyle çağdaşı romancıların arasında öne çıkmıştır.

6. Anna Karenina

Anna Karenina, 19. yüzyıl Rus toplumunun ruhsal dalgalanmalarına çarpıcı bir aşk ve ihanet anlatısıyla ışık tutan bir eserdir.

7. Mrs. Dalloway

Roman 12 saatlik zamanda geri dönüşlerle şimdiki zaman ve geçmişi bir arada anlatmaktadır. Mrs Dalloway’ın tüm hayatı, düşünceleri, seçimleri toplum ve savaş yılları birlikte sorgulanmaktadır.

8. Sevilen

Sevilen, çocuklarıyla birlikte kölelikten kaçan bir kadının özgürlük savaşını anlatıyor.

9. Utanç

Utanç, şiddetli ve yoğun bir dönüşüm geçirmekte olan bir toplumun, yeni Güney Afrika'nın, öyküsünü anlatıyor.

10. Gönülsüz Köktendinci

Batı ile Doğu arasındaki hayalî sınırları samimiyetle sorgulayan bu kitap, yayınlandığı günden itibaren büyük yankı uyandırmıştır.

Cuma

Godzilla Minus One rekora doymuyor

Japon filmi hem eleştirmenlerin hem de sinemaseverlerin övgüyle bahsettiği, beyazperdedeki yükselişini sürdürürken rekora da doymuyor. Ünlü animasyon ve görsel efekt sanatçısı Takashi Yamazaki'nin yönettiği ve yapımcılığını Toho Stüdyosu'nun üstlendiği kaiju (genellikle kalabalık şehirleri hedef alan güçlü ve tehlikeli canavarların işlendiği film türü), savaş sonrası Japonya'sında geçiyor. Film Japonya'da 3 Kasım'da, Kuzey Amerika'daysa 1 Aralık'ta gösterime girdi. 100 MİLYON DOLAR BARAJINI AŞTI Dünya çapında büyük bir gişe başarısı elde eden film, Toho Stüdyosu tarihindeki en başarılı Godzilla filmi oldu. Gişede tarihi bir başarıya imza atan Godzilla Minus One, dünya çapında 100 milyon dolar sınırını aşmayı başardı. Godzilla Minus One, önceki hafta sonu ABD gişesinde 50 milyon dolar sınırını aşarak Kuzey Amerika'da gösterime giren en yüksek hasılatlı Japonca canlı aksiyon filmi olmayı başarmıştı. Kaiju, aynı zamanda tüm zamanların en yüksek hasılat yapan 5. İngilizce olmayan filmi oldu. Godzilla Minus One, eleştiri derleme sitesi Rotten Tomatoes'da 100 üzerinden 98 gibi mükemmele yakın bir puan aldı. İki saatlik filmin izleyici skoru da 98. Kaynak: Independent Türkçe

Perşembe

Bir sorunlu dahi: Dali

Resim sanatının yanı sıra heykelcilik, fotoğrafçılık ve filmcilikle de ilgilenen Salvador Dali 11 Mayıs 1904 yılında İspanya’nın Figueres kentinde, ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Kendinden önce doğan ancak doğumdan kısa bir süre sonra vefat eden kardeşinin adını almıştır. Abisinin vefatından sıkça bahsedilmesi Dali’nin küçük yaşlarda kimlik sorgusu yaşamasına, ileride ondan ‘’ilk versiyonum’’ diyerek söz etmesine neden olmuştur. Bu durumun yanı sıra otobiyografisinde bahsettiği kendisiyle alakalı gençlik dönemlerinde yaşadığı şiddete yönelik durumların, eserlerine sapkınlık ve nekrofili olarak yansıdığını ancak yıllar sonra bu özelliklerinden kurtulduğunu belirtmiştir. Eserlerinde dışa vuran bu gençlik dönemindeki problemleri ve ailevi sorunlarının yanı sıra en büyük ilhamları düşler, korkular ve hayallerdir. Henüz on altı yaşına gelmeden ailesinin desteği ile eserlerini sergilemiş, annesinin vefatı ve babasının, teyzesi ile evlenmesinin ardından resim okumak için Madrid’e yola çıkmıştır. Burada eğitimine başlayan Dali, Giorgio de Chirico’nun eserlerinden etkilenmiş ve o sıralar Madrid’de yaygın olmayan kübizm ve dadaizm’den etkilenerek sanatını icra etmiş ve büyük bir ilgi toplamıştır. SÜRREALİZME GEÇİŞİ Dali’nin sürrealizme geçişinde Freud ve onun psikanalitik çalışmalarının etkisinin yanında, Paris sürrealistleriyle tanışması oldukça önemli bir rol oynamıştır. Bu süreçte disiplin yetersizliği ile okuldan uzaklaştırılan ve karıştığı siyasi olaylar ile bir süre hapis yatan Dali sonunda sanat okulundan atılmıştır. Bu atılmanın ardından tekrar okula dönüp ilk sergisini açtıktan sonra 1926’da Paris’e gidip orada Picasso ile tanışmıştır. Eserlerinde bir süre Picasso izlenimleri görülmüştür. YETİŞKİNLİĞİ VE SON ZAMANLARI Askerliğini yaptıktan sonraki süreçte Luís Montanyà ve Sebastià Gasch ile birlikte ‘’Sanat Karşıtı Katalan Manifesto’’yu yazmış, sonrasında da arkadaşı Luis Buñuel ile çektiği ‘’Bir Ensülüs Köpeği’’ kısa filmiyle şöhretini arttırmıştır. Sürrealist kısmın dikkatini çeken bu eserlerle Dali, ikinci Paris gezisinde tanıştığı sanatçıların yanı sıra Paul Éluard ile tanışmıştır. Éluard’ın karısı olan Gala ile tutkulu bir aşk yaşayıp sonrasında evlenmiştir. Açtığı ve katıldığı sergiler, yazdığı film senaryoları gibi çalışmaların ardından iyice ünlenen ve sürrealizm akımının içinde olan Dali, İspanya İç Savaşı sonucu Faşizme geçen rejimi desteklediğini açıkladığında çoğu Marksist olan sürrealistlerden tepki almıştır. 1949’da Katalonya’ya dönerek karısı ile memleketinde yaşamaya başlamış, orada yaşarken eserlerine ikinci dünya savaşının da etkileriyle farklı dokunuşlar katmıştır. İlk sergisini yaptığı belediye tiyatrosu savaştan kalan hasarlar sonrasında Dali Tiyatrosu ve Müzesi olarak restore edilmiştir. Hayat arkadaşı Gala’nın ölümü ile karamsar ve yalnız bir hale bürünmüş, daha sonralarda çıkan yangın sonucunda taşınacağı, aynı zamanda karısının mezarının içinde bulunduğu Púbol Kalesi’nde yaşamaya başlamıştır. Yangından kısa bir süre sonra Figueres’e dönmüş, adını alan tiyatro ve müzede yaşamaya başlamış ancak 1989 yılında kalp yetmezliğinden ölmüştür. Kaynak: Türkiye Zeka Vakfı

Çarşamba

E KİTAP BASILI KİTAPLARIN YERİNİ ALABİLECEK Mİ?



En basit tanımıyla, kitapların elektronik ortamda hazırlanmış haline elektronik kitap yani e kitap denir. 90’lı yıllardan bu yana dijital formata evrilmeye çalışılan kitaplar aslında çok da beklenildiği ilgiyi henüz bulamadı.

 Mektuptan e-postaya geçişte bu kadar zorlanmadık ya da yadırgamadık. Zaman zaman özlemle nerde o eski duygu dolu bayram kartları desek de duygu yüklü bayram mesajlarına alıştık artık. Peki iş kitaplara gelince bu kadar yabancı gelmesinin sebepleri ne olabilir? Dijital dünya hızla büyürken, etrafındaki her şeyi dijitalleştiriyor. Kitaplar da bu yeni dünyaya ayak uyduruyor. Ancak biz bu yeni sisteme tam olarak ayak uydurabiliyor muyuz? Bunun için e-kitapları biraz daha yakından tanıyalım.

E Kitap ve Basılı Kitabı Ayıran Özellikler

E Kitaplar kullanım açısından size aslında özgürlük sunuyor. Yazıları istediğiniz kadar büyütebiliyorsunuz bu da size okuma kolaylığı sağlıyor. Tatillerde yanınıza almanız gereken kitaplarınız değil telefon ya da tabletiniz artık. Kaldı ki telefonlarımız her an yanımızda. Ayrıca düz metin halinde olan kitapların yanı sıra teknolojinin nimetleriyle donatılan pek çok e-kitap, okumanın ötesinde izleme ve dinleme gibi özellikler barındırıyor. Hatta oyun formatında geliştirilen aynı zamanda yönetebileceğiniz kitaplar da mevcut. O zaman nerede kaldı kitap okumanın keyfi diyebilirsiniz.

Kitaplar aynı zamanda hayal dünyamızın gelişmesine katkıda bulunur. Basılı kitaplardaki ayrıntıları kendi hayal gücümüzle canlandırmak hem ayrı bir keyif hem de tam bir zihin jimnastiğidir aslında. Sinemaya uyarlanan pek çok kitap için, film yorumlarında tam da hayal ettiğim gibiydi ya da hiç hayal ettiğim gibi değildi gelen ilk yorumlar arasındadır. Görsel ile desteklenen e-kitap serileri bu sebeple biraz farklı görünse de ön yargıdan uzak bir denemekten zarar gelmez diyenlerdenim.

E Kitaplar Ne Gibi Avantajlar Sağlar?

Bana göre en önemli avantajı, gittikçe kendini gösteren kâğıt sıkıntısına bir çözüm getiriyor olması. Aynı zamanda daha az kâğıt, daha çok orman demek. Pek çok yönden hızla tükettiğimiz dünyamız için ders kitaplarından okuma kitaplarına kadar e kitap sistemine geçilmesi tüm dünya olarak değerlendirirsek ağaç tüketiminde ciddi bir katkı sağlayacaktır.

Artık kitap ayraçlarına son. E kitap sistemiyle istediğiniz bölüme anında ulaşmak gibi bir avantajınız var. Eğer siz de benim gibi bir kitapkolikseniz, basılı kitaplarınıza yer bulmakta giderek zorlanıyor olabilirsiniz. Bu noktada e-kitaplar ile sınırsız bir arşiv yapma şansınız olacaktır.

E-kitaplar ile artık dijital kütüphaneniz olacak

Eskiden albüm albüm saklanan fotoğraflar gibi düşünün. Birer poz çektiğimiz fotoğraflarla kısıtlı kaldığımız dönemler çoktan sona erdi. Binlerce fotoğrafınızı telefonunuzda saklama ve istediğiniz her an ulaşabilme imkânınız var. Şimdi aynı şey kitaplarınız için de geçerli olacak.

Ayrıca e kitaplarınızdan istediğiniz zaman baskı alabilme şansınız var. Bir de gidip de dönmeyen kitaplarınız olmayacak artık. Okuyup geri getireceğim deyip dönmeyen kitapları olanlar elbette vardır aramızda.

Şu anki piyasada özellikle ülkemizde e kitaplar normal kitaplara göre daha uygun fiyatlardan satılabildiği gibi, denemek isteyenler için ücretsiz kitaplar da mevcut.

E Kitap Sahibi Nasıl Olabiliriz?

E kitap okumak için bilgisayar, tablet ya da telefonlarınızı kullanabilirsiniz. Bunun yanında tüm kitaplarınızı bir arada toplayabileceğiniz tek bir elektronik kitap düşünün. Kitap okumak için özel tasarlanan, e kitap okuyuculardan da bir tane alarak kendinize bir e-kütüphane yaratabilirsiniz.

E kitapları indirmek için bünyesinde e kitap bulunduran online kitap satan sitelerden faydalanabileceğiniz gibi, Google Play ve App Store üzerinden de okumak isteyeceğiniz kitapları satın alabilir ya da ücretsiz olanlardan indirebilirsiniz.

E kitaplar ile ilgili en önemli dezavantaj ise şu an için sınırlı sayıda bir çeşitlilik göstermesi. Kitabın dijital dünyaya henüz bir geçiş sürecinde olduğunu düşünürsek bu durum zaman içerisinde değişecek ve basılı kitaplar yerini e kitaplara bırakacaktır.

E Kitap ile İlgili Son Gelişmeler

Aslında e kitapla ilgili gelişmeleri şekillendiren sadece teknoloji değil. En önemli faktör okurların yaklaşımı ve tercihleri. Basılı kitaplarda kitabın kokusu, kâğıdın hışırtısını hissetmek ve somut olarak kitabı elinde tutmak daha gerçekçi ve samimi geliyor sanki. Oysaki içerik aynı, anlatılan aynı. ama biraz alışkanlığa bağlı olarak da e-kitaplar, henüz istenilen talebi göremiyor. Teknoloji dünyası bunun için yeni arayışlar içerisinde. Örneğin basılı kitaba daha yakın görseller oluşturmak gibi. Yakın gelecekte, sesli videolu e kitap sistemleri özellikle öğrenmede kazandıracağı ivme sebebiyle ders kitaplarında uygulamaya geçecek.

Bundan sonrası e kitap dünyası için çok daha umut verici olabilir. Sağladığı konfor için e kitaplara şans vermek ve uygulamalı olarak görmek de fayda var. Sonrasında karar sizin.

Kaynak: Benzer Yazılar

Pazartesi

Lastikli don nasıl sınıf atladı?

Bu hafta internet, Calvin Klein’ın malum reklamıyla çalkalandı: Hani şu Jeremy Allen White’ın New York’ta bir binanın terasında günbatımının kızıl ışıklarında, üzerinde sadece boxer, spor ayakkabı ve çoraplarla baklavalarını sergileyerek sportif hareketler yaptığı, arada izleyiciye serseri ve davetkar bakışlar attığı video. Yeni yılın ilk günlerinde internete düşen ve bir TikTok kullanıcısına göre “ulusal simge” değeri taşıyan Calvin Klein’ın 2024 ilkbahar kampanya reklamı, 2024’ün güzel bir yıl olacağının habercisi olabilir miydi? İnternet bağlantısı olan hemen kimsenin görmezden gelemediği bu videonun yanı sıra marka, Shameless ve The Bear dizilerinin yıldızı 32 yaşındaki aktörün iç çamaşırlarıyla poz verdiği iç gıcıklayıcı bir dizi kampanya fotoğrafı da yayımladı. Serideki bir fotoğrafta Jeremy Allen White, terastaki kanepede üstsüz bir şekilde kaykılmış “dinlenirken” bir başka karede markanın logosunu açığa çıkaran iç çamaşırıyla elindeki “yasak elma”yı dişliyor. Ünlü fotoğrafçı Mert Alaş’ın yönetmenliğinde hazırlanan kampanya, yayına girdikten sonra sadece ilk 48 saatte markaya 12.7 milyon dolarlık medya değeri kazandırdı. 5 Ocak tarihinde Jeremy Allen White’ın ismi, en çok konuşulan konular arasına girdi. Calvin Klein’ın Instagram hesabındaki kampanyaya dair ilk paylaşımın beğeni sayısı bugün itibarıyla 1.6 milyonu, videonun TikTok’taki görüntülenme sayısı ise 11 milyonu geçmiş durumda. Paylaşımların altındaki yorumlar, başlı başına bir eğlence kaynağı: “Huzur içinde yat Michelangelo, Jeremy Allen White’ı görsen severdin” “Gözbebeklerine sahip olmak için ne harika bir gün” “Mevsimsel depresyonun tedavisi bulunmuştur” Kampanyada gördüğümüz boxer brief’ler (bu modelin Türkçe’de tam karşılığı olmasa da slip külot ile boxer’ın birleşimi olduğu için “dar boxer külot” diyebiliriz) aslında Calvin Klein’ın klasik modellerinden Intense Power, Micro Stretch ve Micro Mesh’in yenilenen logo uygulamalarıyla çıkan versiyonları. Ses getirenin tasarımlar olmadığını söylemeye sanıyoruz ki gerek yok. Kesin olansa bu tarz provokatif reklamların kurulduğu günden bu yana Calvin Klein’ın başarısının anahtarı olduğu. Geçmişten bugüne: Önce boxer brief’lerin hayatımıza ne zaman girdiğine bakalım. Bu erkek iç çamaşırlarının öncüsü olarak gösterilen, 1990-1995 yılları arasında Calvin Klein’da erkek giyim bölümünün başında olan tasarımcı John Varvatos, 2010’da Hemispheres dergisine verdiği röportajda “Bir erkek içlik donunu kestik ve o an ‘Bu harika bir fikir olabilir’ diye düşündüm” diyor. Ancak bu modelin Giorgio Armani tarafından tasarlanan çok benzer bir versiyonunu 1980 yapımı American Gigolo filminde Richard Gere’in üzerinde gördüğümüzü de hatırlatmak gerekiyor. Yine de modelin beline logo ekleyerek çağdaş bir dokunuş katan marka, Calvin Klein. Lastikli donlara sınıf atlatmak Peki, nasıl oldu da Calvin Klein marka logosunu yerleştirerek, tabiri caizse bu lastikli donlara sınıf atlattı? Öncelikle tasarımcının bu dokunuşu, belki de 90’lı yıllarda Amerika’da patlama yapan bir trendin tohumlarını atmıştı: Logomania. Moda tüketicisinin logolara bu kadar sevdalı olmasının nedeni çok basit: Eğer bir giysi için bu kadar para verdiyseniz bunu herkese göstermeye hevesli olursunuz çünkü ne kadar para harcayabildiğinizi, dolayısıyla ne kadar para kazanabildiğinizi herkesin bilmesini istersiniz. Havalı kot pantolonunuzun bel hattından belli belirsiz görülen “Calvin Klein” yazısı, dışarıdan almayı beklediğiniz onayı size sunmak için hazırdır. Bu lastikli donların kültürel bir fenomene dönüştüğü günden bu yana satış grafiğini hep zirvelerde tutmasının ardında başka pazarlama stratejileri de var elbette. Bir zamanlar “Reklam yapmanın tek yolu, ürüne odaklanmamaktır” diyen Calvin Klein’ın, üzerinde bir ismin yazılı olduğu iç çamaşırlarını bir statü sembolüne, onu giyip poz verenleriyse bir seks sembolüne dönüştürmesi tesadüf değil. Klein, kitleleri kışkırtarak gündem yaratan reklamların fitilini, 1980 yılında Brooke Shields’in yer aldığı reklam filmiyle ateşlemişti. Markanın kot koleksiyonunu tanıtan ve o sırada henüz 15 yaşında olan Shields, bacakları izleyiciye doğru açık bir şekilde poz vererek şöyle diyordu: “Calvin’imle aramda ne olduğunu bilmek ister misin? Hiçbir şey.” Reklam filmi o kadar büyük bir tepkiyle karşılandı ki bazı ülkelerde gösterimi yasaklandı. Genç aktris, paparazzilerin hedefi olarak yıllarca programlarda bu konu hakkında konuşmak zorunda kaldı. Annesiyse kızını suistimal ettiğine yönelik suçlamalarla karşılaştı. Öyle ki olayın üzerinden yıllar geçmesine rağmen Shields, 2021 yılında Vogue Amerika’ya verdiği bir röportajda, o zamanlar çok saf olduğunu ve çekim esnasında ona söyletilen cümledeki cinsel imayı anlamadığını açıklama gereği hissetti. Tüm bu sansasyon fırtınasından zaferle çıkan tek kişinin kim olduğunu tahmin etmişsinizdir. 1982 yılına geldiğimizde ise Calvin Klein moda reklamcılığında paradigma değişimi sayılabilecek bir kampanyaya imza attı. Bruce Weber tarafından Santorini’de çekilen karede Olimpiyat sporcusu ve model Tom Hintnaus’un bronz vücudu, üzerindeki beyaz boxer brief ile aynı renkteki Yunan stili zemine dayalı şekilde sergileniyordu. Homoerotik bir bakış açısıyla erkek bedeninin güzelliğini yücelten kare, Calvin Klein’ın bugüne kadar süregelen “kaslı-erkekli-iç çamaşırı-reklamları” geleneğini başlattı. Marka, 1992’de Mark Wahlberg ile çektiği iç çamaşırı kampanyası, 1995’te Kate Moss’un üstsüz göründüğü “Obsession” parfüm reklamı, 1995’te Steven Meisel’in bir grup ergeni “uygunsuz” pozlarda fotoğrafladığı kareler gibi onlarca provokatif kampanya ile yıllar boyu tartışma yaratmaya ve satışlarını artırmaya devam etti. Calvin Klein iyi bir moda tasarımcısı mı yoksa bir pazarlama dehası mı karar vermek zor olsa da benim durduğum yer, Instagram’da birinin kampanya post’unun altında yazdığına epey yakın: “Calvin Klein, dünyamız için yaptığın her şeyi yürekten takdir ediyorum.” konuk yazar/Gamze Kantarcıoğlu Aposto

Cumartesi

Göbeklitepe'de dinsel metin arayışı


Karl W. Luckert, Göbekli Tepe’nin sosyal, ekonomik ve kültürel yaşantısından yola çıkarak dinsel bir okuma yapar.
Şüphesiz bunda belirleyici olan, yazarın fikirlerini etkileyen öğe, Göbekli Tepe’deki buluntular sonrası National Geographic’in 2011 Haziranı’nda bu yeri “Dinin Doğduğu Yer” olarak duyurmasıdır. Yazar, araştırmaları sonrası bu hususa şöyle yaklaşır: Öncelikle, Göbekli Tepe’de gerçekleşen avcı âlemindeki yuvarlak tören platformlarının erkekler tarafından ve erkekler için inşa edildiğini söyler. Çocukların ve kadınların gir(e)mediği bu ortamı, ataerkil yetişme tarzının veya teolojik cinsiyet ayrımının etkisinde kalmış olabilecek bir din tarihçisinin görüşü olarak değil, kadınlar tarafından kurulmuş olabilecek dinler konusunda kapsamlı araştırmalar yapmış bir din tarihçisi sanıyla açıklamaya çalışır.


Missouri State Üniversitesi’nden dinler tarihi profesörü unvanıyla emekli olan, 1960 senesinden itibaren Eski Mısır, Antik Amerika ve Malezya dinleri üzerine araştırma yapan Karl W. Luckert’in Göbekli Tepe’ye ilgisi, alanda çalışmalar yapan Göbekli Tepe’nin merhum kazı başkanı Klaus Schmidt’in yazılarına denk gelmesiyle başlar. Etnoloji alanında uğraş verirken rastladığı taş devri uygarlıklarına dair geniş bir bilgi birikimi edinen Luckert, bu alandaki deneyimini Göbekli Tepe’deki arkeolojik bulgular üzerinde kullanmak için 27 Eylül 2011 tarihinde bölgeye ilk kez ayak basar. 2 ve 6 Ekim 2011’de Göbekli Tepe’ye bir kere daha ziyaret gerçekleştirir. Bir dinler profesörü olduğu için, “Baştan itibaren ihtiyatlı olmaya ve dinle bir bağlantının söz konusu olduğunu a priori varsaymamaya çalışmıştım…” diyerek görüşünü açıklayan Profesör Luckert, bulguların üzerinden sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal tanımlamalar yapmaya girişir. Ancak temel niyeti, bu bulgulardan yola çıkarak dinsel bir okuma yapmak, (günümüze) var kalan imajları temsiliyet hususundan yola çıkarak açıklamaya çalışmaktır.

Ona göre, Göbekli Tepe’yi kuran insanlar, bu dağa çakmaktaşı çıkarmak için gelmiştir. Çatallı ve sert tahtadan olduğunu düşündüğü kazmalarla, düzensiz kireçtaşı plakalarından oluşan dik yamaçların altını oyan atalarımızın amacını, kuvarsit “çakmaktaşı yumurtaları” bulmaya çalışmak olarak yorumlar. Bu çabayı, insanın doğayla (ve dolayısıyla hayvanla) olan “savaşımına” karşı, güçlenme uğraşıları olarak görür. Ona göre Göbekli Tepe insanları, silahlarının doğal yırtıcıların dişlerinden, pençelerinden ve gagalarından daha iyi olması gerektiğini düşünüyordu.

Göbekli Tepe’deki insanlar: madenci ve alet imalatçısı… 

Aslanların, ayıların, kurtların ve insanlardan belirli bir mesafe uzaklıkta kalmayı öğrenmesi gereken diğer hayvanların yenilmesi gerekiyordu.
 Yazar, bu noktada bir şeyin daha altını çizer: Her ne kadar kanıtlanmadıysa ve bundan sonra kanıtlanması da büyük ihtimalle imkânsızsa da Göbekli Tepe’nin taş kabartmalarında gördüğümüz yılanlarla aşinalık, bu avcıların engerek yılanlarını, örümcekleri, akrepleri ve diğer zehirli hayvanları yakalayıp zehirlerini “sağmayı” bildiklerini, hatta zehirli bitkilerden nasıl yararlanacaklarını bildiklerini akla getirir.
Luckert’e göre, mızrak ve ok uçlarını zehre bulamak, Göbekli Tepe insanlarının yaraladıkları hayvanları takip edip bulma süresini ciddi düzeyde kısaltmıştır.
Dönem, avcılığın egemen olduğu ve yazarın deyimiyle, katil atalarımızın, karnını doyurmak için periyodik aralıklarla hayvanları öldürdüğü tarihe tekabül eder. Yazar da Göbekli Tepe halkının, sosyoekonomik tanımlamasını şu sözlerle yapar: Göbekli Tepe’deki insanlar madenci ve alet imalatçısıydı; kendileri için çalışırlardı ve geçiş dönemindeki avcı-toplayıcı toplumuna hizmet ederlerdi.
Yazar bu sosyal ve ekonomik ritüellerin bozulmasını ve Göbekli Tepe’de yaşayan insanların yaşamının altüst olmasını ise pek çok etkene bağlayarak açıklar. Öncelikle, buzul çağının sonundaki Neolitik kültür döneminde iklimin kısmi de olsa ılımanlaşmasını, çevre şartlarının insanlar ve hayvanlar için giderek düzelmesini olumlar. Bu durumun hayvan soyunu canlandırdığını, dolayısıyla da et sayısını arttırdığını söyler. Beslenme kaynaklarının çoğalmasıyla, insan sayısının artmasının doğrudan bir ilişkiye sahip olduğunu dile getiren yazar için Göbekli Tepe insanlarının durumu ise daha özgüldür. Çünkü bu insanlar çakmaktaşından silah imal etmekte çok başarılıdırlar. Onlar için silahların fonksiyonu önemlidir. Geliştirdikleri yenilikçi avlanma yöntemleri insanların daha büyük miktarlarda et elde etmesini sağlar. “Suni yırtıcı” olarak nitelediği insanların, refaha ermesinin biyolojik üretimi arttırdığını söyleyen yazar, “Doğan bebeklerin yarısı erkekti ve potansiyel avcılardı” diyerek tehlikeye işaret eder. “Silahlar sayesinde daha etkili olan katillerin sayısı, av hayvanlarının üremesinden daha hızlı bir şekilde arttı.”

Göbekli Tepe’de ‘tektanrıcılık’, ‘çoktanrıcılık’

Yazarın, dönemin Göbekli Tepe insanlarının yaşayışı hakkında bilgi edinip, sosyal ve ekonomik bağlamda açıklamaya girişirken temel niyeti, var olan bulgulardan hareket ederek dinsel bir metin ortaya çıkarmaya çalışmaktır. Ona göre din, ister “totemizm, animizm”, ister “tektanrıcılık, çoktanrıcılık” olsun, insanlardan daha güçlü karakterlerle karşı karşıya kalmaktan kaçınmaya çalışan modern insanların zihinlerine yardımcı olmak için icat edilmiştir. “Tanrıları adlandırmak, insanların onları etkileri altına almasının ilk yoludur. Numaralandırılmaları, kontrol altına alınmalarının ikinci adımıdır, çünkü sayı saymak mülkiyete işaret eder.” diyerek, bu olguya yaklaşımını belirten yazar, amacını, arkeoloji, etnoloji (antropoloji) ve dinler tarihi açısından disiplinler arası bir kuramsal perspektif sunma olarak açıklar. Bu bağlamda geleneksel akademik ayrımları aşan bir çalışmaya giriştiğini dile getiren yazar, veri ve teori alanında bir derlemenin yanı sıra daha basit, gerçekçi “eğilim”ler sunduğunu iddia eder. Ona göre, ilkel arkeolojik veriler arasındaki bağlantılar, insanoğlunun varlığının daha büyük gizemlerine odaklanmamızı sağlar. Bu bağlantılar, insanlığın geçirdiği evrimi tanımlamamıza ve yakın gelecekte yaşanacakları da aydınlatmaya yardım olur.

Yazar, Göbekli Tepe’nin sosyal, ekonomik ve kültürel yaşantısından yola çıkarak dinsel bir okuma yapar. Şüphesiz bunda belirleyici olan, yazarın fikirlerini etkileyen öğe, Göbekli Tepe’deki buluntular sonrası National Geographic’in 2011 Haziranı’nda bu yeri “Dinin Doğduğu Yer” olarak duyurmasıdır. Yazar, araştırmaları sonrası bu hususa şöyle yaklaşır: Öncelikle, Göbekli Tepe’de gerçekleşen avcı âlemindeki yuvarlak tören platformlarının erkekler tarafından ve erkekler için inşa edildiğini söyler. Çocukların ve kadınların gir(e)mediği bu ortamı, ataerkil yetişme tarzının veya teolojik cinsiyet ayrımının etkisinde kalmış olabilecek bir din tarihçisinin görüşü olarak değil, kadınlar tarafından kurulmuş olabilecek dinler konusunda kapsamlı araştırmalar yapmış bir din tarihçisi sanıyla açıklamaya çalışır. Yazara göre birkaç istisna dışında dinler, avcılık, evcilleştirme ve hiper-evcilleştirmeden kaynaklanmış sorunlara cevap olarak kurulmuştur. Altı milyon yıl boyunca dini düzeltmeler gerektiren ölçüsüz şiddette parmağı olan erkekler tarafından kurulan dinlerin, en az şoven olanları bile, cinsiyetler arasında eşitliği kabul etmeye en yakın olanları da dâhil olmak üzere, erkekler tarafından ya kurulmuş, ya idare edilmiştir. Günün sonunda dinler, erkek şiddetinin tanımladığı bir dünyaya egemen olmak için uyarlanmıştır.
Yazar, dinlerin tarih öncesi dönemine ilgi duyan her araştırmacının, mezar bulgusu aradığını söyler. “Sorulması gereken bir sonraki soru da, ‘’mezar hediyeleri’’yle ilgili olacaktır ve maddi hediyelere yatırım yapan insanların öte dünyaya ciddi bir şekilde inandıkları varsayılacaktır.” Ancak yazar, Göbekli Tepe hususunda bu durumu reddeder. Bunun günümüzde, artık araştırma metotlarından biri olarak kabul edilemeyeceğini ve başka imajlar aramak gerektiğini söyler. Bu sebeple de alanda ortaya çıkan dikilitaşlara odaklanır. Ona göre dikilitaşlar, Göbekli Tepe’deki inanışın ipucunu oluşturur. Bu dikilitaşlar öylesine şaşırtıcıdır ki, yazarın iddiasına göre, kazı başkanı Schmidt’in bile çalışmaya başlamadan önce aklına bir ihtimal gelmemiştir.
 Yeryüzünün ilk sanayicileri olduğunu düşündüğü Göbekli Tepe madencileri, henüz kazı tamamlanmamış olmasına rağmen, bu nicelikteki dikilitaşları neden ve ne için yapmıştır? Yazar bu soruya, Göbekli Tepe’nin ‘’Toprak Ana’’nın göbeği gibi yorumlanmasına ve henüz çakmaktaşı çıkarmaya başlamadan önce bile dönem insanlarının bu bölgeye bir kutsaliyet atfetmesiyle başladığı şeklinde cevap verir. Ayağa dikilen her dikilitaşın bu inanışı pekiştireceğini ve çeşitli imgeler yoluyla Toprak Anaya kefaret ödenmeye çalışıldığını iddia eder. Ayrıca, dikilitaşların insan zihni ve elleri tarafından oluşturulan şeklinin, toplu kültürel cesaretlerinin dış sınırını simgelediğini de ekler. Ona göre, bu dış sinir aynı zamanda zorlamaya cüret ettikleri, insandan büyük boyutun en yakın eşiği anlamına da gelir. “Zaten ilkel dinler” denilen de, “bir düşler ülkesiyle ilgili ‘ruhsal’ ideolojiler değildi, pençelerle dişlerin ‘sertlik’inden daha az ‘sert’ olmayan, insanlardan daha güçlü gerçekliklerden uzaklaşma içerirdi.” diyerek görüşünü açıklar.
Dikilitaş meselesinin en dişe dokunur yanı ise kazı başkanı Profesör Schmidt’in bu yapıların bu şekilde temsil edildiği görüşünü reddetmesi kanaatimce… O, bu yapıların dini sembol etmediğini söyler, işin başındaki kişi olarak… Göbekli Tepe hadisesi, bu kadar dallanıp budaklandıktan, “her şeyi bilen, her konuda uzman” siyasetçiler tarafından da sahiplenildikten sonra mesele daha çok su kaldırır gibi görünüyor.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com



Kaynak / Gazete Duvar



Cuma

‘’BORNOVALI AUDREY !’’

Birinci Dünya savaşı yıllarıydı. Hollandalı Baron Von Heemstra Bugün Menderes adıyla bilinen Cumaovası’nda büyük ve zengin bir çiftlik sahibiydi… Şaşaalı ve ayrıcalıklı bir hayatı vardı…Çerkez Ethem ve adamları bu zengin adamın büyük çiftliğine göz koymuştu. 1913 ve 1918 yılları arasında İzmir Valiliği görevini yürüten Vali Rahmi Bey, Çerkez Ethem ve adamlarının Baron Von Heemstra’nın çiftliğini basarak haraç alacağı istihbaratını almış ve jandarmaları çiftliğe göndererek baskına engel olarak Çerkez Ethem’in adamlarına bir güzel dayak attırmıştı. Rahmi Bey’in Valilik görevi 1918 yılına kadar sürdü. İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden olan Rahmi Bey 24 Ekim 1918 tarihinde görevden alındı ve partinin öteki önde gelenleriyle beraber tutuklanıp Bekirağa Bölüğü’ne kapatıldı, İstanbul’un işgalinden sonra da İngilizler tarafından Malta’ya sürüldü. Çerkez Ethem Cumaovası’nda yaşadığı, onurunu çok zedeleyen olayı unutmamıştı… İstanbul’da tutuklu olan Rahmi Bey’den intikam almak zorundaydı ve intikamın yolunu birkaç yıl sonra buldu: Valinin Bornova’daki İngiliz okuluna giden sekiz yaşındaki oğlu Alp’i kaçırmak. Vali Rahmi Bey’in oğlu Alp Aslan olayın yaşandığı 12 Şubat 1919 gününü yıllar sonra Tempo Dergisi’ne verdiği röportajda şu cümlelerle anlatmıştı: Ben Bornova'da mektebe gidiyordum. Mektebin yakınında bir mezarlık vardı. Park yapılmaya karar verilmişti (Bugün orayı Bornova Büyük Park olarak biliyoruz). Daha 8-9 yaşlarındaydım. Önünde Manisa yoluna ayrılan bir kavşak vardır. Orada bir payton duruyordu (Büyük Park’ın kemerli kapısının önü). Ben de mektepten çıktım. Arkadaşlarımdan ayrıldım tam mezarlıktan geçiyordum. Paytondan başında kalpaklı, pardösülü iri yarı yakışıklı biri indi, hiç benimle ilgilenmiyor gibiydi. Tam yanımdan geçerken kolumdan yakaladı. İsmimi sordu, söyledim. Tedirgin olmuştum. "Baban seni istiyor, seni ona götüreceğim" dedi. Babamın İstanbul'da olduğunu biliyordum ama tevkif edildiğinden haberim yoktu. Ben de babamın İstanbul'da olduğunu söyledim. "Annem bekliyor gelemem” dedim. Beni yakaladı, paytonun içine koydu. Daha koyar koymaz paytonun öteki kapısından atlayıp kaçmaya çalıştım ama içerideki iki kişi beni yakaladı.” Jandarma hemen peşlerine takılmıştı ama 23 gün süren çatışma ve kovalamacanın ardından küçük Alp ile birlikte Çerkez Ethem ve adamları izlerini kaybettirip Bozdağ eteklerinde bir eve saklandılar. Oradan yazdıkları bir mektupla 53 bin Reşat altını fidye istediler Rahmi Bey’in fidyeyi bulmaktan başka çaresi yoktu ama Bekirağa zindanında tutuklu olması nedeniyle yapabileceği bir şey de yoktu… Çare olarak akrabaları ve arkadaşlarını İzmir’e gönderdi ve nesi var nesi yoksa sattırdı Vali Bey nesi var nesi yoksa sattırmıştı ama toplanan para, 53 bin lira fidyenin yanında komik bir miktardı… Bunun üzerine İzmir’de büyük bir kampanya başlatıldı… Hemen sokak başlarına yardım sandıkları kuruldu. İzmirliler çok sevdikleri Vali Rahmi Bey’in oğlunu kurtarmak için tek vücut olmuşlardı ama fidye miktarı öyle büyüktü ki toplanan para istenen miktarın ancak üçte biri kadardı. Geri Kalanı Rahmi Bey’in Alanyalızade Mahmut ve Nazmi Topçuoğlu adlı iki arkadaşıyla Bornova’da yaşayan yardımsever insan Henri Giraud karşıladı. Henri Giraud, 21 Ocak 2016 tarihinde vefat eden Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç’un eşi Caroline Giraud Koç’un büyük dedesidir. Dönemin parasıyla çok büyük bir miktar olan 53 bin Reşat altını Çerkez Ethem’e ödendi ve Vali Rahmi Bey’in oğlu Alpaslan 6 Mart Salı Günü serbest bırakıldı ve bir refakatçi nezaretinde Salihli’deki bir çiftliğe bırakıldı. Alpaslan Salihli’den Bornova’daki eve getirildiğinde, anne Nimet Hanım bir ütü tahtasının üzerinde uyuyordu. 8 yaşındaki küçük Alpaslan’ı kurtarmak amacıyla ne var ne yoksa satıldığı için sadece dört duvar kalan bu ev, Alpaslan Bornova’da okuduğu için ailenin bir dönem kaldığı, Bornova’ya geldiğinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de önünde fotoğraf çektirdiği, bugün Subay Ordu Evi olarak kullanılan Davy Köşkü’dür. Çerkes Ethem’in haraç almak istediği çiftliğin Hollandalı sahibi Baron Von Heemstra Birinci dünya Savaşı’nın ardından karısı, bir oğlu ve üç kızını da alarak Hollanda’ya geri döndü. Baron’un ortanca kızı Ella başarısız bir ilk evlilikten sonra İngiliz bir bankerle evlendi. 1929’da bir kızları oldu… Kısaca ‘’ Edda’’ diye çağırdıkları bu kızın tam adı Edda Kathleen van Heemstra Hepburn- Ruston’du ama biz O’nu “Tiffany’de Kahvaltı”, “ My fair Lady” ve “ Roma Tatili” filmlerindeki unutulmaz rolleriyle “Audrey Hepburn olarak tanıdık. Kaynak Milliyet Ege haftasonu.