Karl W.
Luckert, Göbekli Tepe’nin sosyal, ekonomik ve kültürel yaşantısından yola
çıkarak dinsel bir okuma yapar.
Şüphesiz
bunda belirleyici olan, yazarın fikirlerini etkileyen öğe, Göbekli Tepe’deki
buluntular sonrası National Geographic’in 2011 Haziranı’nda bu yeri “Dinin
Doğduğu Yer” olarak duyurmasıdır. Yazar, araştırmaları sonrası bu hususa şöyle
yaklaşır: Öncelikle, Göbekli Tepe’de gerçekleşen avcı âlemindeki yuvarlak tören
platformlarının erkekler tarafından ve erkekler için inşa edildiğini söyler. Çocukların
ve kadınların gir(e)mediği bu ortamı, ataerkil yetişme tarzının veya teolojik
cinsiyet ayrımının etkisinde kalmış olabilecek bir din tarihçisinin görüşü
olarak değil, kadınlar tarafından kurulmuş olabilecek dinler konusunda kapsamlı
araştırmalar yapmış bir din tarihçisi sanıyla açıklamaya çalışır.
Missouri
State Üniversitesi’nden dinler tarihi profesörü unvanıyla emekli olan, 1960
senesinden itibaren Eski Mısır, Antik Amerika ve Malezya dinleri üzerine
araştırma yapan Karl W. Luckert’in Göbekli Tepe’ye ilgisi, alanda çalışmalar
yapan Göbekli Tepe’nin merhum kazı başkanı Klaus Schmidt’in yazılarına denk
gelmesiyle başlar. Etnoloji alanında uğraş verirken rastladığı taş devri
uygarlıklarına dair geniş bir bilgi birikimi edinen Luckert, bu alandaki
deneyimini Göbekli Tepe’deki arkeolojik bulgular üzerinde kullanmak için 27
Eylül 2011 tarihinde bölgeye ilk kez ayak basar. 2 ve 6 Ekim 2011’de Göbekli
Tepe’ye bir kere daha ziyaret gerçekleştirir. Bir dinler profesörü olduğu için,
“Baştan itibaren ihtiyatlı olmaya ve dinle bir bağlantının söz konusu olduğunu
a priori varsaymamaya çalışmıştım…” diyerek görüşünü açıklayan Profesör
Luckert, bulguların üzerinden sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal
tanımlamalar yapmaya girişir. Ancak temel niyeti, bu bulgulardan yola çıkarak
dinsel bir okuma yapmak, (günümüze) var kalan imajları temsiliyet hususundan
yola çıkarak açıklamaya çalışmaktır.
Ona göre,
Göbekli Tepe’yi kuran insanlar, bu dağa çakmaktaşı çıkarmak için gelmiştir.
Çatallı ve sert tahtadan olduğunu düşündüğü kazmalarla, düzensiz kireçtaşı
plakalarından oluşan dik yamaçların altını oyan atalarımızın amacını, kuvarsit
“çakmaktaşı yumurtaları” bulmaya çalışmak olarak yorumlar. Bu çabayı, insanın
doğayla (ve dolayısıyla hayvanla) olan “savaşımına” karşı, güçlenme uğraşıları
olarak görür. Ona göre Göbekli Tepe insanları, silahlarının doğal yırtıcıların
dişlerinden, pençelerinden ve gagalarından daha iyi olması gerektiğini
düşünüyordu.
Göbekli Tepe’deki
insanlar: madenci ve alet imalatçısı…
Aslanların,
ayıların, kurtların ve insanlardan belirli bir mesafe uzaklıkta kalmayı
öğrenmesi gereken diğer hayvanların yenilmesi gerekiyordu.
Yazar, bu noktada bir şeyin daha altını çizer:
Her ne kadar kanıtlanmadıysa ve bundan sonra kanıtlanması da büyük ihtimalle
imkânsızsa da Göbekli Tepe’nin taş kabartmalarında gördüğümüz yılanlarla
aşinalık, bu avcıların engerek yılanlarını, örümcekleri, akrepleri ve diğer
zehirli hayvanları yakalayıp zehirlerini “sağmayı” bildiklerini, hatta zehirli
bitkilerden nasıl yararlanacaklarını bildiklerini akla getirir.
Luckert’e
göre, mızrak ve ok uçlarını zehre bulamak, Göbekli Tepe insanlarının
yaraladıkları hayvanları takip edip bulma süresini ciddi düzeyde kısaltmıştır.
Dönem,
avcılığın egemen olduğu ve yazarın deyimiyle, katil atalarımızın, karnını
doyurmak için periyodik aralıklarla hayvanları öldürdüğü tarihe tekabül eder.
Yazar da Göbekli Tepe halkının, sosyoekonomik tanımlamasını şu sözlerle yapar:
Göbekli Tepe’deki insanlar madenci ve alet imalatçısıydı; kendileri için
çalışırlardı ve geçiş dönemindeki avcı-toplayıcı toplumuna hizmet ederlerdi.
Yazar bu
sosyal ve ekonomik ritüellerin bozulmasını ve Göbekli Tepe’de yaşayan
insanların yaşamının altüst olmasını ise pek çok etkene bağlayarak açıklar.
Öncelikle, buzul çağının sonundaki Neolitik kültür döneminde iklimin kısmi de
olsa ılımanlaşmasını, çevre şartlarının insanlar ve hayvanlar için giderek
düzelmesini olumlar. Bu durumun hayvan soyunu canlandırdığını, dolayısıyla da
et sayısını arttırdığını söyler. Beslenme kaynaklarının çoğalmasıyla, insan
sayısının artmasının doğrudan bir ilişkiye sahip olduğunu dile getiren yazar
için Göbekli Tepe insanlarının durumu ise daha özgüldür. Çünkü bu insanlar
çakmaktaşından silah imal etmekte çok başarılıdırlar. Onlar için silahların
fonksiyonu önemlidir. Geliştirdikleri yenilikçi avlanma yöntemleri insanların
daha büyük miktarlarda et elde etmesini sağlar. “Suni yırtıcı” olarak
nitelediği insanların, refaha ermesinin biyolojik üretimi arttırdığını söyleyen
yazar, “Doğan bebeklerin yarısı erkekti ve potansiyel avcılardı” diyerek
tehlikeye işaret eder. “Silahlar sayesinde daha etkili olan katillerin sayısı,
av hayvanlarının üremesinden daha hızlı bir şekilde arttı.”
Göbekli Tepe’de
‘tektanrıcılık’, ‘çoktanrıcılık’
Yazarın,
dönemin Göbekli Tepe insanlarının yaşayışı hakkında bilgi edinip, sosyal ve
ekonomik bağlamda açıklamaya girişirken temel niyeti, var olan bulgulardan
hareket ederek dinsel bir metin ortaya çıkarmaya çalışmaktır. Ona göre din,
ister “totemizm, animizm”, ister “tektanrıcılık, çoktanrıcılık” olsun,
insanlardan daha güçlü karakterlerle karşı karşıya kalmaktan kaçınmaya çalışan
modern insanların zihinlerine yardımcı olmak için icat edilmiştir. “Tanrıları adlandırmak,
insanların onları etkileri altına almasının ilk yoludur. Numaralandırılmaları,
kontrol altına alınmalarının ikinci adımıdır, çünkü sayı saymak mülkiyete
işaret eder.” diyerek, bu olguya yaklaşımını belirten yazar, amacını,
arkeoloji, etnoloji (antropoloji) ve dinler tarihi açısından disiplinler arası
bir kuramsal perspektif sunma olarak açıklar. Bu bağlamda geleneksel akademik
ayrımları aşan bir çalışmaya giriştiğini dile getiren yazar, veri ve teori
alanında bir derlemenin yanı sıra daha basit, gerçekçi “eğilim”ler sunduğunu
iddia eder. Ona göre, ilkel arkeolojik veriler arasındaki bağlantılar,
insanoğlunun varlığının daha büyük gizemlerine odaklanmamızı sağlar. Bu
bağlantılar, insanlığın geçirdiği evrimi tanımlamamıza ve yakın gelecekte
yaşanacakları da aydınlatmaya yardım olur.
Yazar,
Göbekli Tepe’nin sosyal, ekonomik ve kültürel yaşantısından yola çıkarak dinsel
bir okuma yapar. Şüphesiz bunda belirleyici olan, yazarın fikirlerini etkileyen
öğe, Göbekli Tepe’deki buluntular sonrası National Geographic’in 2011
Haziranı’nda bu yeri “Dinin Doğduğu Yer” olarak duyurmasıdır. Yazar,
araştırmaları sonrası bu hususa şöyle yaklaşır: Öncelikle, Göbekli Tepe’de
gerçekleşen avcı âlemindeki yuvarlak tören platformlarının erkekler tarafından
ve erkekler için inşa edildiğini söyler. Çocukların ve kadınların gir(e)mediği
bu ortamı, ataerkil yetişme tarzının veya teolojik cinsiyet ayrımının etkisinde
kalmış olabilecek bir din tarihçisinin görüşü olarak değil, kadınlar tarafından
kurulmuş olabilecek dinler konusunda kapsamlı araştırmalar yapmış bir din
tarihçisi sanıyla açıklamaya çalışır. Yazara göre birkaç istisna dışında
dinler, avcılık, evcilleştirme ve hiper-evcilleştirmeden kaynaklanmış sorunlara
cevap olarak kurulmuştur. Altı milyon yıl boyunca dini düzeltmeler gerektiren
ölçüsüz şiddette parmağı olan erkekler tarafından kurulan dinlerin, en az şoven
olanları bile, cinsiyetler arasında eşitliği kabul etmeye en yakın olanları da
dâhil olmak üzere, erkekler tarafından ya kurulmuş, ya idare edilmiştir. Günün
sonunda dinler, erkek şiddetinin tanımladığı bir dünyaya egemen olmak için
uyarlanmıştır.
Yazar,
dinlerin tarih öncesi dönemine ilgi duyan her araştırmacının, mezar bulgusu
aradığını söyler. “Sorulması gereken bir sonraki soru da, ‘’mezar hediyeleri’’yle
ilgili olacaktır ve maddi hediyelere yatırım yapan insanların öte dünyaya ciddi
bir şekilde inandıkları varsayılacaktır.” Ancak yazar, Göbekli Tepe hususunda
bu durumu reddeder. Bunun günümüzde, artık araştırma metotlarından biri olarak
kabul edilemeyeceğini ve başka imajlar aramak gerektiğini söyler. Bu sebeple de
alanda ortaya çıkan dikilitaşlara odaklanır. Ona göre dikilitaşlar, Göbekli
Tepe’deki inanışın ipucunu oluşturur. Bu dikilitaşlar öylesine şaşırtıcıdır ki,
yazarın iddiasına göre, kazı başkanı Schmidt’in bile çalışmaya başlamadan önce
aklına bir ihtimal gelmemiştir.
Yeryüzünün ilk sanayicileri olduğunu düşündüğü
Göbekli Tepe madencileri, henüz kazı tamamlanmamış olmasına rağmen, bu
nicelikteki dikilitaşları neden ve ne için yapmıştır? Yazar bu soruya, Göbekli
Tepe’nin ‘’Toprak Ana’’nın göbeği gibi yorumlanmasına ve henüz çakmaktaşı
çıkarmaya başlamadan önce bile dönem insanlarının bu bölgeye bir kutsaliyet
atfetmesiyle başladığı şeklinde cevap verir. Ayağa dikilen her dikilitaşın bu
inanışı pekiştireceğini ve çeşitli imgeler yoluyla Toprak Anaya kefaret
ödenmeye çalışıldığını iddia eder. Ayrıca, dikilitaşların insan zihni ve elleri
tarafından oluşturulan şeklinin, toplu kültürel cesaretlerinin dış sınırını
simgelediğini de ekler. Ona göre, bu dış sinir aynı zamanda zorlamaya cüret
ettikleri, insandan büyük boyutun en yakın eşiği anlamına da gelir. “Zaten
ilkel dinler” denilen de, “bir düşler ülkesiyle ilgili ‘ruhsal’ ideolojiler
değildi, pençelerle dişlerin ‘sertlik’inden daha az ‘sert’ olmayan, insanlardan
daha güçlü gerçekliklerden uzaklaşma içerirdi.” diyerek görüşünü açıklar.
Dikilitaş
meselesinin en dişe dokunur yanı ise kazı başkanı Profesör Schmidt’in bu
yapıların bu şekilde temsil edildiği görüşünü reddetmesi kanaatimce… O, bu
yapıların dini sembol etmediğini söyler, işin başındaki kişi olarak… Göbekli
Tepe hadisesi, bu kadar dallanıp budaklandıktan, “her şeyi bilen, her konuda uzman”
siyasetçiler tarafından da sahiplenildikten sonra mesele daha çok su kaldırır
gibi görünüyor.
Soner Sert soner_sert17@hotmail.com
Kaynak /
Gazete Duvar

